aklımca 4.0 diyeyim mi?


kendi kuyruğunu ısıran esrarengiz yılan kendi çemberi içinde kuşattı beni; toprak can veriyor ve kendi çocuklarının canını alıyordu; sonra yeniden doğuruyor ve doğurduklarının canını alıyordu.

zorba, nikos kazancakis

zaten böyle bir yazıya ancak böyle bir alıntıyla başlayabilirdim. sol elimin üzerinde gururla taşıdığım ouroborosla başladı aklımca. yani öncelikle şunu söylemeliyim bir marka mühendisi olarak anca bu kadar başarısız, özgün olmayan bir başlık koyabilirdim bu yazıya. bir sıfırlar, iki sıfırlar, üç sıfırlar ve dahası zihnimde öyle bir dönüşümü uyandırmış ki bir dönüşüm söz konusu olduğu zaman direkt bu adlandırmaya gidiyorum.

ne anlatmak istediğimi direkt açıklayayım. aklımca dördüncü ve umduğum sonuncu dönüşümünü yaşıyor. biraz sonra bu dönüşümün hikayesinden biraz bahsedeceğim.

aklımca başladı

aklımca 2016 temmuz’da başladı. aslında başlangıç hikayesinin başında izmir’de psikoloji okuyan arkadaşım asude gelir. hayatım boyunca hep yazdım, çizdim. kimi zaman kendimi kelimelerle ifade ederken kimi zaman elektro gitarımı elime alıp bangır bangır seslerle ifade ettim. asude’yle mayıs 2016’da tanıştık. asude’ye yazınlarını yayınlamasını tavsiye etmiştim. o da bana “sen neden yayınlamıyorsun?” diye karşılık verince aklımca ortaya çıkmıştı işte.

tamamen amatör blogdu. her gün aklıma gelen her şeyi yazıya döküyordum adeta. bu durumdan çok da hoşnut olmadığımı belirtmeliyim. kahve, teknoloji, gezi, üniversite günlükleri… her şey vardı içinde.
motto: 50 yaşıma geldiğim zaman geçmişimi okumak istiyorum.

aklımca 2.0

bir sadeleştirmeye gittim. o eski amatör ruhundan soydum aklımca’yı. artık sadece kahve, üniversite günlükleri tutuyordum aklımca’da. şahsen hayatımda hiç bir zaman kaybetmeyi istemediğim yazılar kaleme aldım. artık aklımca gerçekten beni temsil ediyordu. ayrıca yazdıklarım ile gerçekten güzel bir kitle kazanmıştım. çok severek yazılar yazıyordum. gittiğim her yerden, her zaman… binlerce kişi tarafından okunmak beni hep heyecanlandırıyordu. blogun ciddiyeti arttıkça tasarımsal dönüşümlere de gitmek durumunda kaldım.

aklımca 3.0

aklımca’nın bir diğer dönüşümü ise yine bir başka arkadaşım ile oldu. anadolu üniversitesi’nde işletme bölümünü okuduğum daha ilk dönemdi. hatta girdiğim daha ilk derslerden biriydi. sayın profesörümüz necdet sağlam’ın dersi. ders kapsamında kahve işletmeciliğine dair bir sunum yaptım -ki ben sunum yapmayı seven o adam-. işte tam bu sunumun ardından tanıştık kaan ve şamil ile. işte aklımca’nın bu dönüşümünün kaynağı da kaan oldu. elimdeki gücün ne kadar kuvvetli olduğunu bana gösterdi esasında. bu dönemde bir kaç işbirliği de yapmaya başlamış oldum. blog çalıştaylarına katıldım. gelecek vadeden blog seçildim. -hiç layık olamadım o ayrı-

her şey gayet yolunda gidiyordu aslında. bir süre yurt dışına seyahate çıktıktan sonra yazı yazmaktan biraz uzaklaştım. verdiğim o aranın ardından hiç ummadığım bir şekilde talihsiz bir olay başıma geldi. sunucum yandı, yedeklerimin bulunduğu hard diskim yandı. böylece eski yazılarımı, çalışmalarımı kaybettim. uzun bir süre ara verdim bu sebeple. işte aklımca’nın son dönüşümü de bu hadiseden ötürü oldu.


aklımca nereye

üniversitenin her döneminin sonunda hazırladığım 8 dönem raporumu kaybettim. bunları burada derlemiş bulunayım. hayatımın en iyi kararlarından biri 4 yıl önce anadolu üniversitesi’nde ingilizce hazırlık okumak oldu. bir sene içerisinde hayatımı bambaşka bir noktaya taşıdı. evimde ağırladığım yabancı uyruklu misafirlerim, yurt dışında bireysel yaptığım incelemeler, iki yıl uluslararası pazarda yaptığım e-ticaret faaliyeti, marka alanındaki gelişmelerim için yabancı kaynaklara başvurmak gibi alanların temeli 4 yıl önce üniversitede hazırlık okumama dayanıyor.

üniversite boyunca ders seçerken her zaman “çetin ceviz” görünen hocaların derslerini tercih ettim. dersten üç sefer kalıp dördüncüsünde geçtiğim çok oldu. ancak bugün sayın ahmet emre demirci’ye, enver özkalp’e, mahmut atlas’a ve en başta sayın gülfidan barış’a şükran duyuyorum eğitim hayatımdaki çok değerli katkıları için.

hiç bir zaman sürekli derse giden bir öğrenci olmadım.
hiç bir zaman vizelere ve finallere çalışan bir öğrenci olmadım.
hiç bir zaman aa düşürmeye çalışan bir öğrenci olmadım.
hiç bir zaman kulüplerde saadet zincirlerine bel bağlayan olmadım.

ama derse gitmediğim her an o dersi ikame ettim. vizelere, finallere çalışmak yerine okudum. tuğla tuğla kitap, araştırma okudum. inceleme yaptım. öğrendiğim her şeyi pratiğe döktüm. kitap, satırları ezberlemek yerine felsefesini anlamayı tercih ettim. kulüplerde saadet zincirlerine bel bağlayacağıma iş geliştirici unvanını kabul ettim ve iş yaptım.

hem yerel, hem uluslararası işletmelerde çeşitli alt ve üst pozisyonlarda rol aldım. tabiri caizse dijital ticaretin ve markalamanın tozunu yuttum.

şimdi üniversitede son yılıma giriyorum. garip bir duygu. üniversitenin ne zaman bittiğini anlamadım. arada sırada “gezmeden tozmadan” bitti üniversite diyorum. içimden bir ses demiyor değil “doğu bu seneni de kendine ayır.” ancak iki önemli hedefim var. üniversiteye girerken kendime verdiğim bir söz ışığında ilerliyorum: “üniversite bittiği zaman kendime ait bir işim olması.” çok önemli farkettiğim şeyler oldu sonradan. bakın burası çokomelli. çok da zor bir olay değilmiş. mükemmellikle tasarlanmış bir fikrin çalışmama olasılığı sizin yarın ölmeyeceğinizden daha az. eli taşın altına koymak gerekiyormuş. gerçekten büyük bir cesaret gerekiyormuş.

söylemekten gurur duyuyorum. bugün benim iki önemli unvanım var: iş geliştirici, marka mühendisi. tüm bu üniversite dönemi boyunca tek eksik kaldığım nokta ise sosyal ilişkilerim oldu. her zaman bir taraf eksik kaldı. bugün en büyük özrümü aileme dilerim yeteri ilgiyi gösteremediğim için. ve dostlarım. sevgili dostlarım her birinizi tanımaktan, birlikte hayatı paylaşmaktan gurur ve onur duydum.

aklımca’ya yeni bir yönelim veriyorum. aklımca bugünden sonra dijital dünyayı, markayı ve markalamayı konu edinecek. hepinize şimdiden iyi okumalar diliyorum. sözlerimi burada sonlandırırken size platon devlet’ten bir alıntı bırakıyorum. bunun üzerine gerçekten düşünmenizi öneriyorum.

-Güreşte olsun, dövüşte olsun, vurmasını bilen, korunmasını da bilir, değil mi?
-Şüphesiz.
-Hastalıktan korunmasını en iyi bilen, onu başkalarına aşılamayı da herkesten iyi bilmez mi?
-Bilir sanırım.
-Peki, bir orduyu korumasını en iyi kim bilir? Düşmanın niyetlerini gizlice öğrenmesini, sırlarını çalmasını bilen değil mi?
-Elbette.
-Demek, bir şeyin en iyi koruyucusu, en iyi bekçisi, o şeyin en usta hırsızıdır da.

Devlet, Platon

Avatar
Yazar: Doğukan Yılmaz

goodjob'da marka danışmanı, radyo a'da prodüksiyon sorumlusu. markalama, dijital pazarlama ile ilgilenir. anadolu üniversitesi'nde işletme lisans ve aşçılık önlisans eğitimini sürdürüyor.

yorumla